BECAUSE OF THE WHEATHER CONDITION
TOP
Yaratıcı Yazarlık

“Siyah Şapkalı Adam”

Havalimanında çalışmaya başladıktan sonra ilk yazdığım “Siyah Şapkalı Adam” öykümü çok seviyordum. Havalimanında çalışmak, farklı ülkelerden gelen insanlarla karşılaşmak, farklı kültürler, farklı hayatlar, farklı karakterler… Tanımadığım insanları analiz etmek ve yazmak, onlara bir hayat vermek ve bu hayatı sürdürmek, onları yaşatmak ve öldürmek… Her şey güzeldi; ama öykü yazma konusunda teknik açıdan yetersizdim. Bu öykü sayesinde bunu anlamış ve yaratıcı yazarlık atölye ve seminerlerine katılmaya başlamıştım.

SİYAH ŞAPKALI ADAM

En masum duygularımızın bile günahkar olabileceği bu hayatta, nefes almamızın suç olabileceğini kimse bilmiyordu. Ben biliyordum. Siyah fötr şapkasının altındaki çökmüş gözlerinden, yanmayan purosunu tuttuğu titrek ellerinden, yılların yükünü taşıyan güçsüz bedeninden…

Belki altmış, belki yetmiş yaşındaydı. Tek başına oturduğu bankta, hiç bitmeyecek olan purosunu içiyor, gözlerini kırpmadan derin düşüncelerde yüzüyordu. Üzgün hali kolaylıkla anlaşılırken, etrafındaki hiçbir şeye aldırış etmeyişi canımı yakıyordu. Bir kaç adım uzağında ağlayan çocuklar, hızlıca koşarak yanından geçen insanlar, durmaksızın yapılan anonslar; hiçbiri umurunda değildi. Bedenini kendinden habersizce bir öne bir arkaya sallayarak, havalimanının cam duvarlarına usulca vuran yağmuru izliyordu. Tanımadığım bu adamı izlerken, bir film izler gibi, bir sonraki sahneyi merakla bekliyor, gözlerimi ondan ayırmadan izliyordum. Çünkü oturduğu bank, bir sahilde, bir parkta değil; İstanbul’un en büyük havalimanı, Atatürk Havalimanı’ndaydı ve nerede olduğu, onun umurunda bile değildi.

 Vedalaşıp ağlayanlar, uçaklarına koşturanlar,  alışveriş yapanlar, bardağındaki son kahvesini yudumlayanlar… Yapılan son anonslarla başlayan yolculuklar ve aynı kaderi paylaşan milyonlarca insan… Kalabalığın içinde kaybolan ben, acıyarak baktığım yaşlı adam… Büyük bir yanlışın ortasında dururken, onun da benim gibi bir yanlışın yalnızlığını yaşadığına emindim. Üzerindeki siyah takım elbisesinden ve siyah çantasından, iş seyahatine çıktığını düşündüğüm bu adam, aklımdan çıkmıyordu.  Neden yalnızdı, yıllarca neler yaşamıştı, şimdi nereye gidiyordu, düşünüp durdum. Benim için zor olacak bir yolculuğa hazırlanırken, başka bir adamı düşünerek kendimi oyaladığımı biliyordum.

İstemediğim bir yolculuğun tam ortasındaydım. İstanbul’dan New York’a, babamın yanına gidecektim. Bilmediğim bir ülkeye gitmek mi, yoksa tanımadığım babamı görmek mi zordu, emin değildim. Sebebini hala öğrenemediğim terk edilişin ya da zengin bir hayata tercih edilen seçimlerin, üzerimde bıraktığı garip ve anlamsız duygularla, emin olmadığım adımlar atıyordum. Ve bankta oturan siyah şapkalı adam… Üzerindeki siyah takım elbisesi babamın giydikleri kadar kaliteli olmasa da, etrafındaki hiçbir şeye aldırış etmeyen o vurdumduymazlığı, tıpkı babamdı.

 Korkuyordum. Vücudumdaki bütün kanın çekildiğini hissettim. Titriyordum.  Burnumdan aldığım nefes canımı yakıyordu. En yakın lavaboya gidip, sakinleşmeye, babamı düşünmemeye çalıştım. Soğuk sularla yüzümü yıkadım. Burnuma gelen ağır puro kokusu sinirlerimi bozdu. Yaşlı adamı ve elindeki purosunu hatırladım. Tuvaletten çıktığımda, yaşlı adam bankta yoktu. Telaşlandım ve olduğum yerde etrafıma bakındım. Tanımadığım bu adamı kaybetmek canımı yaktı. O an gözlerimi kapadım ve babamı düşündüm.’ Beni neden terk etmişti?’ Kelimeler sessiz ve çaresiz, sorular cevapsız ve kimsesiz. Ağlamak, haykırmak istedim. Milyonlarca insanın arasında, yolunu kaybetmiş bir yolcu gibi banka oturdum. Omuzlarımda yılların yükü, gözlerimde çaresizliğin gözyaşları…

Vakit gelmişti; uçuşuma tam bir saat vardı. Oturduğum yerde kıpırdayamıyor, çaresizce bekliyordum. Kendimi, siyah şapkalı adam gibi, yaşlı ve yorgun hissediyordum. Vücudumu saran bütün derilerim, önce gerilmiş, sonra kendini geri bırakmış gibiydi. Kapalı gözlerimi, yanıma gelen iki polisle açtım. Benden, pasaportumu ve biletimi göstermemi istediler. Garip bir şekilde sakindim. Uzun boylu ve zayıf olan polis, pasaportumu ve biletimi alırken, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan insanlar gibi sakin ve dingindim. Bana daha yakın duran kısa ve biraz şişman olan polis, tuvaletlerde sigara içmenin yasak olduğunu söyledi. Şaşırdım. Tuvalette sigara içmediğimi söyledim. Polisler, uçuşuma gitmem gerektiğini söyleyip, beni oturduğum yerden kaldırdılar. Üzerimdeki sakinlik yavaşça kayboluyordu.  Polislere sigara içen kişinin ben değil, yaşlı adam olduğunu, üstelik sigara değil, puro içtiğini söyledim. Kendimi savunmak için onu suçlarken kendime kızdım. Yapmadığım bir şeyle suçlandığım için delirmiştim. Üstelik yaşlı adamın, elindeki puroyu içip içmediğini bile bilmiyordum. Ve onu gördüm.

Siyah şapkalı adam yanımdan geçiyordu. Bu kez sarıya dönük seyrek saçlarını görmüştüm. Üzerindeki takım elbisesini değiştirmiş, siyah bir pantolon ve bir tşört giymişti. Hiçbir şey anlamıyordum; ama yüzündeki gülümsemeler ona ait değildi, biliyordum. Ama hiçbir şey anlamıyordum. Yanımdaki polislere sigara içen kişinin o olduğunu söyledim. Beni dinlemiyorlardı. Bu kez ben de onları dinlemedim ve yaşlı adamın arkasından koşmaya başladım. Onun uçağa bindiğini gördüm ve daha hızlı koştum. Uçağa binmek istedim. Kapıdaki genç görevli pasaportuma ve uçuş biletime baktı. Uçuşuma geç kalacağımı, bir an önce gitmem gerektiğini söyledi. Birilerinin beni yönlendirmesinden sıkılmışken, uçağın kapısı hızla kapandı.

Cam duvarlardan uçağa bakıyor, çaresizce çırpınıyordum. Babamın beni terk edişini hatırladım. Arkasından koşmuş; ama yetişememiştim. Ona dur demek için fırsatım olmamıştı. Yıllarca bu pişmanlıkla yaşamış, babamın beni neden bırakıp gittiğini öğrenememiştim. Artık çok geçti. Nefes almakta zorlanıyor; başkalarının günahının bedelini ödüyordum. Uçak hareket etmeye başlayınca, adımlarımı geri geri attım. Bu kez canımı yakan kişi, babam olmamıştı. Penceredeki yansımamda kendimi görmüştüm. Üzerimde siyah takım elbise, başımda siyah fötr şapka… Pürüzsüz ellerimle, uzun siyah saçlarımla; siyah şapkalı adam karşımda duruyordu. Rüya mı görüyordum, delirmiş miydim, bilmiyordum. Şaşıracak fırsatım olmadan, uçağın kapısındaki görevli yanıma geldi. Üzülerek, uçağımın gittiğini söyledi. Sessizce ona baktım.  Gülümsedim. Bir kuş kadar özgürdüm. Bir şeyler söylemek istedim. Elimdeki puroyu kokladım. ‘ Acaba, puro içebileceğim bir yer var mı?’

GÜLAÇTI FINDIK – 2011 Nisan

«

»

Bir Cevap Yazın